18 Mart 2011 Cuma

Salerno & Positano - 10.08/12.08






Kamptan edindiğim arkadaşlarımla aniden planlanmış bir geziydi bu kez. Biraz denize girelim, keyif yapıp yorgunluğumuzu (!) atalım dedik. Salerno gerçekten çok sıcaktı, ama bu hiçbir şey değiştirmedi elbette! Tamamen turistik bir yer, mis gibi deniz kokusu, tertemiz kumsallar.. Salerno'da sadece 2-3 hostel var, bizim kaldığımız daha çok öğrenci yurdu olarak kullanılıyordu. Salerno'da bir gün geçirdik ve ertesi gün feribotla diğer kıyıları dolaşarak Positano'ya ulaştık. Küçücük bir sayfiye yeri, resmen dağın eteklerine yerleşmiş. Bembeyaz evler, pembe çiçekler, lacivert bir deniz, tertemiz bir kumsal.. Zaten Positano ve Amalfi güney kıyılarında bulunan en uğrak tatil yerleri.

Roscigno - 27.07/10.08







Napoli'den yarım saat uzaklıktaki Salerno'ya trenle ulaştım önce, istasyonda indikten sonra da meydana yürüyüp Pecori Bus adını verdikleri Roscigno'ya giden tek ulaşım aracına bindim, biner binmez de iki kampçıyla hemen oracıkta tanıştım. Napoli'de yaşadığım kasvetli günlerin ardından bu genç insanlar ve kıpır kıpır konuşmalar, beni daha kamp yerine varmadan cezbetti. Yaklaşık 1,5 saatlik yolculuğun ardından dağların eteğinde bir köye geldik. Durak evin yakınındaydı ve kamp lideri bizi kapıda bekliyordu. Klasik ritüellerin ardından odalara yerleşme, beslenme ve sohbet edildi. Sonraki 2 gün diğer kampçılar yavaş yavaş geldi. Doğası, havası, insanları.. El değmemişti adeta, öyle sıcak ve benden bir parça vardı ki o İtalyan köyünde.. Ne yaşamaya doyabildim ne de görüp gezmeye, her güne hiç bitmesin diye ümit ederek uyandım. Civar köyler, yine civardaki nehirler pek turistik olmamakla beraber (çünkü merkeze oldukça uzak yerler, bu sebepten herhangi bir yolla merak edilmesi neredeyse olanaksız) gayet özenle muhafaza edilmiş ve her an bir misafir gelecekmiş gibi hazır. Sokakta yürürken kapısının önünde örgü ören teyzeler, göbeği çıkmış ve sokaklarda sohbet eden amcalar görmek an meselesi.. Herkes İstanbul'da ter içinde şikayet ederken Roscigno'da akşamları üzerinize hırka almadan oturmak söz konusu bile olamaz, bu da ayrı bir güzelliği.. Ayrılırken tanıştığım herkes bizi orada tekrar görmek istediklerini defalarca dile getirdi ve sanırım ben bu davetleri geri çeviremeyeceğim!

20 Ocak 2011 Perşembe

Shame

Napoli'den sonraki duraklarım ve katıldığım çalışma kampı ile ilgili henüz hiç bir şey yazmamış olmanın utancı sardı dört bir yanımı!
Roscigno, Salerno, Positano, Roma.. Detaylar pek yakında!

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Napoli - 23.07/27.07












Gerçekten çok bunaltıcı bir yolculuğun ardından indim Napoli’ye. Yolda öyle üşüdüm ki, trenler inanılmaz soğuktu! Napoli’ye iner inmez nemli ve çok sıcak bir hava ile karşılaştım. Beni bekleyen arkadaşımla beraber onun evine doğru uzunca yürüdük. Sırtımda sevgili çantamla oldukça yoruldum ama başka çarem yoktu. Kendimi eve attığımda gürültülü bir kalabalık beni bekliyordu. Arkadaşım bir öğrenci evinde kalıyordu ve gelenin gidenin hesabı yoktu. Onun odasına girip kendimi yatağa attım. Her yerim sırılsıklam olmuştu, uyumaktan başka bir şey düşünemiyordum. Ayaklarım bütün gün oturduğum için davul gibi şişmişti. Biraz sohbet ettim evdekilerle. Hiçbiri İngilizce bilmiyordu. Evde yaşayanlardan biri enfes gitar çalıyordu, Napoli’deki en keyifli anları onu dinlerken geçirdim zaten. Arkadaşım bizim için tercümanlık yaptı. Her neyse, o geceyi deliksiz bir şekilde uyuyarak geçirdim. Herkes bilir ki yeryüzünün en lezzetli pizzaları Napoli’de yapılır. Tabi ki denedim, eşsiz denebilecek bir deneyimdi. Sanırım bundan sonra Türkiye’de ya da başka bir yerde pizza yemeyeceğim :) Sandığınız gibi pahallı falan da değil, koskocaman bir pizza sadece 3€! Napoli’de insanlar çok rahat, havanın sıcaklığının da etkisi olacak, herkes yapış vıcık muhallebi kıvamında. Orada İtalyancanın dışında Napolitanca diye farklı bir ‘dil’ konuşuluyor. Mafyanın büyük bir rolü var. Kaldığım sokağın karşısında oranın patronu ikamet ediyordu! Devlet destekli olduğundan herkesin canına tak etmiş bir durum var. Napoli kolay bir şehir, haritanızı rahatça kullanabilirsiniz. İki tane sokağı var, Napoli kurulduğunda bu sokaklar gidiş ve geliş olmak üzere şehri bir uçtan diğer uca kapsıyormuş, ancak şehir şimdi daha büyük haliyle.. Gecesi gündüzü yok, gayet hareketli bir yer.. Burada bulunduğum süre içerisinde Pompei Antik Şehri’ni gezme şansı yakaladım, insanın tüylerini diken diken eden bir manzara var, gerçekten büyük bir yer, sergiledikleri taş insanların pozisyonları ağızları açık bırakacak türden. Artık seyahatimin son kısmıydı Napoli, bundan sonra kampım başlayacaktı. O ana kadar bile bir sürü insanla tanışmıştım, seyahatimden önceki gece, heyecandan gözüme uyku girmedi diyebilirim.

Düsseldorf, Köln, Mülheim - 19.07/23.07










Almanya tam bir kaos. Bana kalırsa gezilip görülesi tek yeri Berlin. İnsanlar çok duygusuz ve Türkler çok ama çok fazla. Kendilerince bir özerklik kurmuşlar. Üstelik tamamı bilgisiz ve kültürsüz. Hoş Almanların da onlardan farklı yanı yok,  karşılıklı bir etkileşim söz konusu var muhtemelen. Sanata karşı en ufak bir ilgileri yok. Tek dertleri teknoloji ve düzen. Bir akvaryum ziyaretinde bulundum orada bulunduğum süre içerisinde ve bir diğer ilginç aktivitem de Köln’deki Dom Kilisesi’ni ziyaret etmekti. Dom Kilisesi gotik tarzda yapılmış, gayet iç karartıcı bir yapısı var. Şehrin içinde bolca alışveriş mekanı mevcut, her markadan bulabilirsiniz. Sokaklarda şu tuhaf dilencilerden vardı. Herhalde en çok hoşuma giden, yere üç boyutlu resimler yapan sanatçılar oldu.. Velhasıl bu ziyaretten tek kârım kuzenlerimle kurduğum çok yakın ilişkiler oldu. Üstelik dayımın bana ayırdığı çatı katında harika yazılar yazma fırsatı yakaladım ve dinlendim. Ayrıca bundan sonraki seyahatlerim için de enerji depolamış oldum. Almanya’dan sonra İtalya’ya geri dönecektim. On dört saatlik bir yolculuk beni bekliyordu. Dört aktarma yaparak Napoli’ye ulaşacaktım ve orada internetten tanıştığım biri beni bekliyordu.

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Amsterdam - 16.07/19.07











Ah Amsterdam! Tam bir genç şehri! Yolda Fransa’nın kuzeyindeki Lille’de aktarma yaparken orayı da turlama fırsatı buldum. İsmi çok sevimli geldiğinden kaçırmak istemedim ama görülecek bir tarafı yok, alelade bir yer. Amsterdam’a ulaştığımda saat 18.00’di. Orada yaşayan kuzenim beni tren istasyonundan aldı. Önce bir şeyler yedik ve başladık turlamaya. Red Light’ı gördüm elbette! Coffee Shop’lar, fahişeler, barlar.. Öyle renkli bir yer ki! Çok büyük olmadığı bir gerçek, kanal şehre ferahlık katıyor. Neredeyse herkes İngilizce biliyor, en azından Flemenkçe’nin zor bir dil olduğunu kabullenmişler. Üstelik özgürlüklerinden ötürü çokça turist alan bir yer olduğundan global bir dil kullanmaları kaçınılmaz oluyor. Özellikle haftasonları göz alabildiğine bir kalabalık söz konusu. Her meydanda gösteriler oluyor. Fahişelerin vitrinlerde sergilenmesi elbette tuhafıma gitti ama onlar hayatlarından gayet memnun görünüyorlar, zira haklarını en doğru şekilde alan fuhuş çalışanları onlar olsa gerek. Canlı porno oynatılan bir tiyatroları var, sonsuzluğa uzanan bir kuyruk vardı önünde ne zaman geçsem. Dünya’nın en mutlu çocuklarının Hollanda’da yetiştiğini öğrendim. Eğitim sistemlerinin bir getirisi olduğunu iddia ediyorlar. Ulaşım metro ve kişisel arabalarla sağlanıyor elbet ama genellikle tercih edilen araç bisiklet. Bisiklet parkları cehennem gibi kalabalık, ve bisiklet kullanırken çok fütursuzlar. Yayalara saygı gösterme zorunluluğu hissetmiyorlar, önüne atlarsan pek acımıyorlar kısacası. Öğrenciler çok uygun imkanlarda çalışıp, kendilerini bir ay boyunca geçindirecek paralar kazanıyorlar.  Bit Pazarı’nı ziyaret ettim, fiyatlar çok uygundu, değişik şeyler bulmanız mümkün. Buradan sonraki istasyon Almanya, oraya giderken ayaklarım geri geri adım attı. Ancak dayıma, onu ziyaret edeceğime dair söz vermiştim..

Paris - 12.07/16.07














Yolculuk hayli sıkıntılı geçti. Milano’dan Paris’e hızlı trenle geçecektim ancak Milano Centrale’de trenin iptal edildiğini gördüm. Ve görevliler tek kelime İngilizce bilmediklerinden anlaşması güç oldu. En sonunda aydınlandım, bizi İtalya sınırına yakın bir Fransız kasabasına otobüsle götüreceklerini, oradan da bineceğimiz bir trenle Paris’e ulaşacağımızı öğrendim. Otobüs seyahati oldukça uzun sürdü. Akşam saat 19.00 civarında Modane’deydik. Ve tren on dakika sonra istasyondan kalktı. Beş saatlik çok hızlı bir yolculuğun ardından Gare de Lyon’daydım. Paris benim için her zaman çok büyüleyici bir şehirdi. Hayallerimden biriydi buraya gelmek. Ancak tuhaftır ki indiğimde yüreğim hoplamadı. Yorgunluktan olsa gerek deyip pek aldırmadım. Beni bekleyen arkadaşıma telefon ettim, hangi metroya bineceğime dair beni yönlendirdi. Trenin kalkmasına yaklaşık olarak on dakika vardı ve bu son seferdi. Biletlerin nerede satıldığını göremeyince, bir an evvel yetişebilmek için bir kalpazanlık yapıp önümdekinin ardından gişeden geçtim ama ne yazık ki yakalandım. Polisler turist olduğumu ve İngilizce konuştuğumu anladıkları halde son derece kibirli davrandılar. 50€ ceza ödedim. Çok parlak bir deneyim olmadı ama aldırmadım. Sonradan çok güldüm kendime, çünkü İstanbul’da bile böyle şeyler yapmaktan çekinirim.. Neyse tek parça halinde arkadaşımın yaşadığı banliyöye gittim. Şehir merkezinden on beş dakika uzaklıkta, bir apartman dairesine dört gün kalmak üzere yerleştim. Paris 1’den 18’e kadar numaralandırılmış bölgelerden oluşmuş ve halka halka büyümüş. Gerçekten çok karışık bir şehir planı ve ondan da karışık bir metro hattı var. Defalarca kayboldum ve yolumu tekrar buldum. İnsanları bahsedildiği kadar var mı bilmem ama hatırı sayılır derecede soğuklar.. Şu meşhur Eifel Kulesi’ni ve Chambs-Elysee’yi de gördüm ama ne yalan söyleyeyim, Eifel Kulesi’nden hiç mi hiç hoşlanmadım. Paris’in merkezi çok daha güzel geldi. Gece hayatı da olabildiğince hareketliydi. Paris’te en beğendiğim ikinci yer Louvre Müzesi idi. Muazzam büyüklükte ve gezilesi.. Dört gün nasıl geçti anlamadım, Paris gidilip görülesi bunu inkar edemem ama asla yaşanılası diyemem, hayalleri yıkılmış bir çocuk gibiydim.. Neyse, bir sonraki durağım Amsterdam’dı..